Her Şeyden Bahsedip Hiçbir Şeyi Anlatamamak
Evimden uzakta olmak beni hep tedirgin etmiştir. Bu duygu
işte bana hayatı yaşanmaz kılan. Evde değilken kendimi korunmasız bir çıplak
gibi hissederim. Keşke bir kaplumbağa olsam ve evimi de yanımda götürebilsem.
Yolda olmak benim için bir çatışmanın ortasında kalmakla eşdeğer. Ve ben
İstanbul’da yaşıyorum. O bitmek bilmeyen trafikte o otobüslerde sürünmek benim
cehennemim. Korku halinde nasıl sakin kaldığımı başlarda çok merak ederdim. Son
zamanlarda ürkek bir ceylan olduğumu fark ettim. Ürken ceylan olduğu yerde
kalır. Avcısını görür ama kaçmak için acele etmez. Ben de başıma gelen ani
ürkmelere böyle yanıt veririm. Tamam tamam ben ceylan, ürkek bir ceylan değilim daha ziyade üşengecim. Tembelim. Diyelim ki sokakta maç yapan çocukların arasında yürürken
yüzüme doğru bir top geldiğini fark ettim. Bir yandan yüzüme topun geldiğinde
nasıl acı çekeceğimi düşünürken bir yandan da aman ne olursa olsun şimdi kim
ani refleks gösterip de toptan kaçacak gibisinden işi tembelliğe vururum.
Bazen kalabalık içinde yürürken bir film karesindeymişim ve
yönetmen de o sahneyi ağır çekimde çekiyormuşçasına hayatım yavaşlar. Bütün
bakışlar üzerime yönelir. Adımlarım birbirine karışır. Yürümeyi unuturum.
Düşecek gibi olurken adımlarımı daha sertçe yere basarak ayakta kalmaya
çabalarım. Ve her adımımda yüzlerce şey olup bitiyormuş bütün hayatım elimden
kayıp gidiyormuş gibi hissederim. Burnumun ucuna düşen bir yağmur tanesiyle
hayatı fark ederim. O yağmur tanesinin bulutlar arasında doğuşunu, gökyüzünde
kilometrelerce yolculuk ettikten sonra sekiz milyar insan arasında düşmek için
benim burnumu seçmiş olması, yağmur tanesinin mi yoksa benim mi kaderim? Yoksa
sadece üstüne pek de düşünülmemesi gereken, hatta tam olarak “amannn” diye
geçiştirilebilen sıradan şeyler mi bunlar? Peki ya yazmış olduğum son iki
cümlemin başında bir şey anlatır gibi başlayıp sonunda bir soru işaretiyle
bitmesi… Bu da yazının kendi içinde, kendi kaderi mi? Bilmiyorum. Bilmek
istemiyorum. Düşünüyorum ama düşünmek de istemiyorum.
Sık sık kendime kahve ısmarladığım kafeye oturur hiçbir şey
düşünmeden her şeyden kendimi soyutlayarak zihnimi rahatlatmaya çalışırım.
Kahvemin tadına bakmakla meşgul olurum. Önümden kediler köpekler geçer gider .
Acaba nereden gelip nereye gider? Neden gelip niçin giderler? Karşıdaki esnaf
lokantası son pilavını satmanın mutluluğu ile kapının önünde keyif sigarasını
yakmaya çıktı. Yanındaki hediyelik eşyası satan dükkanın sahibi daha siftah
yapmamanın siniriyle derin derin bir nefes çekti sigarasından. Bir kadın
belirdi sokağın başında. İnsanları durdurup bir şeyler söyleye söyle
yaklaşıyordu. Galata kulesi… Devamını duyamıyordum. Biraz daha yürüyüp tekrar
soruyor Galata kulesi... Bana da soracak diye kendimi hazırladım. Ardından
kahvemi de bırakıp çıktım kafeden. Ardından ağır çekim halleri sardı vücudumu.
Sanki evren genişlemesini durduruyor, dünya güneşin etrafında dönmesini
yavaşlatıyor ve bütün galaksiler göktaşları gezegenler yıldızlarla dolu bu
evren içinde sıkışıyorum. Farklı bir zamanda etrafımda olup bitenleri
izliyorum. Sadece et ve kemikten ibaret aslında hiç var olmamış hayatları heba
olan ya da olmak üzere olan insanlar arasından usul usul yürür ve
kaybolurum.
burak karaman
Yorumlar
Yorum Gönder