Duanın Sessizliği: Kabul Olmayan Bir Çığlık
Bir çocuk tanımıştım yıllar evvel. O zamanlar ruh hali ve kafası tuhaf gelmişti. İlk cümleleri ne olmuştu, biliyor musunuz?
“Ben, daha 4-5 yaşlarındayken annemin alt başörtüsüyle boğulmaya çalışılmış biriyim. Hiç adam akıllı sevgi görmedim. Her zaman içimde bir korku, bir endişeyle büyüdüm. Küçük bir çocukken de, bugün hâlâ bu yaşımda da her gece ölmek için dua ediyorum ama ölemiyorum. Şimdi intihar da edemiyorum. Bir yandan korkuyorum, bir yandan da inancım gereği cehennemlik olacağımı biliyorum. Söylesene hocam, Allah neden benim dualarımı kabul etmiyor? Ben neden hâlâ yaşıyorum?”
Ben Selman. O zamanlar bir köy camisi imamıydım. İşime ibadet gözüyle bakarsam cemaatim, iş olarak bakarsam da müşterim fazla yoktu. Sakindi görev yaptığım yer. Belki de konumu itibarıyla öyledi; bir tepe başında, secde tarafı uçurum olan bir camiydi orası. Günlerim genellikle sabah namazından sonra camiyi temizlemekle başlar. Ardından bahçedeki bitkiler ve ağaçlarla ilgilenirdim. Sonrasında da oturur kitap okur, çayımı içerdim. Cemaatim bana fazla yaklaşmaz, onlara vaaz ya da fetva vermemden çekinirlerdi. Bu yüzden günlerim sakinlikle geçip giderdi.
Bir gün, tuhaf bir şekilde, sabah namazı sonrasında onu gördüm. Caminin arka tarafında, uçurumun kenarında durmuş, üzgün ve derin düşünceler içinde uzaklara bakıyordu.
Yanına doğru gittim. Birkaç adım gerisinde durup onu izledim. Bir süre sonra beni fark etmiş olacak ki bana şöyle dedi:
“Ben daha 4-5 yaşlarındayken annemin alt başörtüsüyle boğulmaya çalışılmış biriyim. Hiç adam akıllı sevgi görmedim. Her zaman içimde bir korku, bir endişeyle büyüdüm. Küçük bir çocukken de, bugün hâlâ bu yaşımda da her gece ölmek için dua ediyorum ama ölemiyorum. Şimdi intihar da edemiyorum. Bir yandan korkuyorum, bir yandan da inancım gereği cehennemlik olacağımı biliyorum. Söylesene hocam, Allah neden benim dualarımı kabul etmiyor? Ben neden hâlâ yaşıyorum?”
Şaşırdım. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Hiç böyle bir şey beklemiyordum. Sadece “Nasıl?” diyebildim.
Yüzünü bana döndü. Gözleri kan çanağı gibiydi. Uzun ve dağınık saçları rüzgârla birleşince ona tuhaf bir hava katmıştı. Sonra bana doğru bir iki adım yaklaştı.
“Hocam, bana bir şey söyle. Heybemdeki acıları taşıyamıyorum. Aldığım yaralar ayağa kalkmama izin vermiyor! Şimdi Allah aşkına söyle, kurban olduğum, benim canımı niye almıyor? Neden bu kadar acı çekmeme izin veriyor? Hani O en merhametliydi? Şimdi bu yaptığı—haşa, tövbe estağfirullah—ama zalimlik değil mi? Benim canım bu kadar senedir yanıyorken neden canımı almıyor, neden!”
Dizlerinin üstüne çöküp ağlamaya başladı. Ben ömrümde böyle bir ağlayış görmedim desem yalan olur. Sadece önüne çöküp ona sarıldım. Sonra onu ayağa kaldırıp lojmana götürdüm. Her zaman bir misafir gelir umuduyla açık duran yatağa uzandırdım. Uzun bir müddet uyudu.
Yatsı namazı sonrasında uyanmıştı. Ben de taze çay yapmıştım. Yataktan kalktı, salona geldi. Usulca kapının ağzındaki koltuğa oturdu. Çekingen bir tavırla etrafı inceliyordu. Mutfağa gidip yemesi için hazırladığım yemekleri getirdim. Teşekkür etti, afiyetle yedi. Ardından çayları getirdim.
Bir müddet suspus oturduk. Sonra o:
“Hocam, Allah razı olsun sizden. Bana evinizi açtınız, yatırdınız, yedirdiniz, içirdiniz... Ve bütün bunları yaparken kim olduğumla, hırlı mı hırsız mı olduğumla ilgilenmediniz. Çok teşekkür ederim.”
“Estağfirullah kardeşim, ne demek! Ben üstüme ne düşerse onu yapıyorum. Sen yolda kalmış bir yolcuydun. Yolun buraya düşmüş. Üstümüze düşeni yaptık diye böyle mahcup olmana gerek yok.”
*”Eyvallah hocam! Biliyor musunuz, insan bazen şu kadarını ailem dediği insanlardan bile göremiyor. Herkesin çektiği çile ayrı ama benimkiler çok ağır geliyor, hocam. Çocukluğum... hatta bebekliğime dair hatırladığım ufak tefek şeyler var. Her birinde ayrı ayrı işkenceler vardı; hem fiziksel hem psikolojik...
Annemden, en ufak şeylerde bile çok büyük dayaklar yedim. Dedim ya en başta, ben annesinin öldürmek istediği çocuğum. Abim, ablam vardı ama onlar yalnızca dayakla kurtuldular. Ben kaldım hocam; ezilmek için, yok sayılmak için ben kaldım. Onlar çekip gittiler belli bir zaman sonra, ama dedim ya, ben bir yere gidemedim. Babamın varlığı tuhaftı. Varlığıyla yokluğu arasında büyük bir fark yoktu. Hafızamda ona dair olumlu ya da olumsuz pek bir şey yok. Ama annem... Onunla öyle değil. Sanki günahlarının bedelini bana ödetmek istiyordu.
Beni ben olduğum için sevmiyordu. Ama hangisi daha kötü, bilmiyorum hocam. Babam gibi hiç olmamak mı, yoksa annem gibi olup yaralar açmak mı?
Sevilmemek çok kötü bir şey hocam. Bir kez olsun sevgi görmemek insanın canını çok yakıyor. Ben hiçbir yere ait hissedemedim. Ait olmak çok önemliymiş, bunu anladım. Düşünsenize hocam, herkesin kahkahalarla güldüğü bir ortamda somurtmak... ya da herkesin koyu muhabbetlere daldığı bir ortamda, hiçlikteymiş gibi sessizliğe gömülmek...
Ben aklım erdiğinden beri tek bir dua ettim hocam: Allah’ın canımı alması. Şimdi size soruyorum: Benim duam niye kabul olmuyor? Yoksa—tövbe haşa—Allah da mı beni sevmiyor?*
Sonra elini dizlerine koydu, başını e
ğdi.
Cebimden sigara paketimi çıkardım. Bir tane ona uzattım, bir tane de kendime aldım. Sonra yaktık sigaraları...
İşte kıymetli cemaat, o adamın aklıma mıh gibi çaktığı soru buydu:
Biz gerçekten Allah’ı seviyor muyuz? Yoksa sevdiğimizi söyleyip sevgisizlik ile ihanet mi ediyoruz?
Yüce Rabbim bizlere bu soruyu sormayı ve cevabını aramayı nasip etsin!”
Cemaat hep bir ağızdan “Amin” dedi. Sonra ezan okunmaya başladı. Cemaat oturuşlarını düzeltti, namaza durdular.

Yorumlar
Yorum Gönder