Arap baharı… Her şey böyle başlamıştı Ahmet için. Halep’te o çocukluğunun en güzel zamanlarında birdenbire savaşın içinde bulmuştu kendini. Annesi ve ablası evlerine düşen bir bombayla ölmüştü. Ahmet daha 10 yaşında ölümün en acı şeklini annesi ve ablasında görmüştü. Enkazın altındaki anne ve ablasının birbirlerine sarılmış vaziyetteki halleri hafızasına kazınmıştı. Babası ve abilerini en son gördüğü vakitse bir yıl önceydi. Amcası ile Türkiye’ye kaçak yoldan geçmişlerdi. Sınıra kadar abileri ve babasıyla gelmişti Ahmet. Hiç bilmiyordu ki o gün ailesinin geride kalanlarını son görüşü olduğunu. Amcasıyla beraber Türkiye sınırına geçip biraz uzaklaşınca silah sesleriyle irkilmişti. Arkasına döndüğünde daha yarım saat önce şakalaştığı, eğlendiği abilerinin, yedikleri kurşunlarla yere yığıldıklarını gördü. Onlara doğru koşmayı istediği sırada iki el onu sımsıkı tutmuştu. Kurtulmaya çalışırken en son abilerinin yanına koşan babasının yere yığılışını gördü. Daha o zaman, 10 yaşındayken, Ahmet ölümün en acı ve iğrenç haliyle tanışmıştı. Amcası ile süren çeşitli yolculuklardan sonra İstanbul’a gelmişlerdi. Amcası burada kaçak işçi olarak bir fabrikada çalışırken bir iş kazasıyla ölmüştü. Amcası öldüğü vakit Ahmet 11 yaşındaydı ve her gece en sevdiklerinin ölümlerini tekrar tekrar görüyordu. Ahmet'in içi kısacık ömrü koca bir hayat olmuştu. Sanki ölümden kaçak bir hayat yaşıyormuş da Azrail onu ararken etrafında ailesinden kim var kim yoksa bedel olarak canlarını alıyor gibiydi. 11 yaşında olmasına rağmen kaç gece aç yattığını kimse bilmiyordu. Üstü başı perişan bir şekilde oradan oraya giderken insanların acıyan, tiksinen ve kınayan bakışları kurşun gibi delip geçiyordu onun koca yüreğini. Hiç özleyeni olmayan biri haline gelmiş olan Ahmet, artık gülmüyor ve ağlamıyordu. Sanki Azrail Ahmet’in sevdikleriyle beraber tüm duygularını da almıştı. Ah keşke bir görselerdi Ahmet’i, o büyük binaların mağrur gölgelerinden gelip geçip gidenler. Ah keşke bir duysalardı Ahmet’i, o yoğun trafiğin ve telefon görüşmelerinin arasında. Belki o zaman anlarlardı boğazında düğümlenen sözleri. Bir bilseler, istemiyor sevilmeden var olmayı. Bu çocuk istemiyor sevilmeden yok olmayı. Ama anlayanı yoktu, ne istediğini bileni yoktu Ahmet’in. Çok bir şey istemiyordu sadece biraz sevilmek istiyordu. Daha 11 yaşında yapayalnız kalmıştı bu dünyada Ahmet. Kimse bugün aç mı kaldı tok mu kaldı veya bir sıkıntısı var mı yok mu sormuyordu. Hatta şehrin koşturmacası ile ona çarpanlar, onu yere düşürdüklerini bile fark etmiyorlardı. Ailesinin mezarlarını bilmeyen Ahmet her gün Eyüp Sultan’da bulunan mezarlığa gidip orada her gün rastgele bir mezar başında dua ediyor uzun uzun ağlıyordu. Yine böyle bir zamanda kendi yaşlarında bir kızla karşılaştı. Onun da kendisi gibi yapayalnız, kimsenin görmediği bir mülteci olduğunu öğrenmişti. Bundan sonra olacak şey belliydi. Birbirlerinin yaralarını saracaklardı.
Beni bilen bilir. Kendimi bildim bileli film izler dururum. Son zamanlarda çok sıkıldım ama duruldum. Niye bıktım diye ne sensör ne ben söyliyim. E madem sordun hadi söyliyim. Millet sanıyor ki sinemayı seven herkes film çekmek için yanıp tutuşuyor. Ben de sikefil diye etiket olmuşum bir kere, kurtuluşum yok. Mütemadiyen yakama yapışıp lüzumsuz bir sidik yarışına sokarlar beni. Durup dururken önerdiğim filmi boklar, izlemediğim bir filmi ortaya çıkarıp çocuk gibi sevinir bu dangalaklar. Avuçlarımın arasına bu dingillerin suratını yerleştirip, hafif ama seri darbelerle tokatlamak suretiyle şefkatli bir tonda seslenirim: be abim be kardeşim, ah canım benim, gözlerimin içine bak ve bana derinlerde ne gördüğünü söyle, sence çok mu sikimde? Günlerden bir bayram günü, bir akraba ziyareti, hiçliğin ortasından, sessizliği yırtarcasına cevabını kimsenin iplemeyeceği bir soru yükselir: noldu naptın şu film işlerini? Ah amca teyze başı sonu olan bi proje mi bu sanki napçam, seyretmeye devam ...
Ruhun ölmüş senin diyen bir manitam vardı. Ruhum ağır ağır ölüyor diyince aklıma bu geldi ama konumuz bu değil sanırım. Çoktan öldüğü iddia edilen ruhumla yazıyorum sana. Dünyada olan biten her şeyin tek sorumlusu nasıl sen olabilirsin? Madem tek sorumlusu sensin hesap ver. Bir kilo et olmuş bilmem kaç para, bunu nasıl başardın lan! Bütün bu ruhsuzluğun dışında klasik bir varolma çabasının dışa vurumu bu. Safsatalardan uzak net gerçekler. Hızlı net freestyle cevaplar; -Sen kırıp dökersin de biz dökemez miyiz? Sen giderken rahat gideceksin de biz kalırken rahat kalamayacak mıyız? Hiç umrumda olmayan birkaç insan var ve sen onlardan biri değilsin. Ruhsuzlaşmak o kadar da kötü değil. Seneler zaten bomboş uğraşlar için var. Kendini tanımadığın doğru. - Ben sana seni anlatayım. Buralardan gitmeye karar vermiş bir tanıdığım daha vardı. Hayat, onunla da bir türlü anlaşamamıştı. İst...
Bana nasılsın diye sorma, iyiyim desem de inanma. Çünkü değilim. Bakma böyle taşşağa vurduğuma, kabullenemiyorum bazı şeyleri. Yazıklandığıma bakma, kendime nefretimden bahsetsem de takma. Başka biri olmak cazip gelmiyor bana, halimden memnun görünsem de inanma. Umurumda değil desem yalan, çok umurumda. Ben yokum desem, naparsan yap desem, bana ne desem inanma. Varım aslında, naparsan yapma, hepsi ama hepsi bana. Vazgeçtiğimi sanma sakın, deli gibi istiyorum ve boş veremiyorum. Bakma böyle liberal takıldığıma, elimde olsa tahakküm altına alırım herkesi, biraz gücüm olsa korkak bir diktatör olurum. Gamsız tavırlarıma aldırma, öyle gam yüklüyüm ki yolumu şaşırıyorum. Dert ettiğim de hani harbiden bir şey olsa. Takma kafana dersem eğer şöyle sağlam bir küfret bana, çünkü hak ediyorum. Dinime küfreden müslüman olsa desen sen de haklısın. Öyle takıyorum, öyle takılı kalıyorum ki bir adım atmam yıllarımı alıyor. Bakma bıkkın sıkılgan hallerime, dahil olmak istiyorum ben de, beni de alın aran...
Yorumlar
Yorum Gönder