Seyirci
Aklımda birtakım asılsız düşüncelerle uyandım. Karnımda tuhaf bir ağrı var. Suyu kaynatıp çayı demledim. Demlikten yansıyan yamuk suratıma bakıp gülümsedim. Çayımı içtim, kapıyı açtım. Bedenim yere hafif eğimli, ellerim ceket cebinde yolları adımladım. Ezbere yürüdüm, kafamı yerden kaldırmadım. Niye kaldırayım sanki? Hafızam işine gelince fil, gelmeyince balık gibi. Dudaklarımda sesi kısık bir ıslık ama kafamda koca bir orkestra. Güneş gözlüklerime toz kondurdu, rüzgâr uçurdu. Aralarında hallettiler meseleyi. Bana yine iş düşmedi. Sinemanın önünde durup dikildim. Kenarları soyulmaya yüz tutmuş gösterişsiz bir afişte karar kılıp özel bir tavır takınmadan salona girdim. Yerdeki patlamış mısır ve havadaki rutubetten başka kimsecikler yoktu. Ortalara bir yere siper alıp perdeye çevirdim namluyu. Ciddiyetim dik oturuşumdan belli. Tereddüt dolu adımlar merdivende yavaş yavaş yükseldi. Bu ritimsizlik soğukkanlılığımı zedeledi. Bacak bacak üstüne attım, arkama yaslandım. Gözümü perdeden ayırmadım. Işıklar söndü, bir başka seyirci beyaz bir leke gibi belirdi. Karanlıkta beni fark edince yönünü değiştirdi. Herhalde üzerimdeki aleladelikten çekindi. Dikkat çekiciliği doğası gereği. Film başladı, bitti. Ben rahatladım, salondan bağımı kopardım. Duvara sırtımı dayadım. Bir ipucu aramaya başladım yine. Ne yapmam gerektiğine dair küçük bir işaret. Aynı seyirci geldi, koridorun karşı tarafına dikildi. Saçları kumral, gözleri renkli. Hareketlerini seyredip bir bazı şeyler bulmaya çalıştım. O mu seyirci yoksa ben mi seyirciyim? Karnımdaki ağrı nüksetti. Derinlerime bir yoksunluk çöktü. Onunsa hiç dikkatini çekmedi, çöküşü hissetmedi. Pek oralı olmadan ilerledi, caddeye çıktı. Omuzlarındaki tereddüt düşüverdi. Kafamı çevirip ters yöne yürüdüm. Bu defa yola biraz daha eksik düştüm. Çarşıların, mağazaların ve kalabalıkların ortasında fark edilmeden dolaştım. Midem kazındı, dile geldi, konuştu. Bir sonraki adımı haber verdi. Seyyar satıcıdan iki poğaça alıp köşedeki kahvehaneye sokuldum. Bir çay söyleyip bedenimi susturdum. Masanın üzerindeki gazeteyi karıştırıp buruşturdum. İş ilanlarını şöyle bir taradım. Alıcı gözle bakmadım. İsteksizim, iştahsızım. Derken bir karasinek kondu serçe parmağıma. Ellerini ovuşturdu. Herkes sustu, gözler kısıldı. Bakışlar üzerimde buluştu. Kahvehanenin önüne insanlar doluştu. Elleriyle beni işaret ettiler, birbirlerine adımı fısıldadılar. Arka cebimden bozuk paraları çıkarıp masaya bıraktım. Apar topar çıktım dışarı. İrili ufaklı gittikçe büyüyen bir ordu peşime takıldı. Ne işaret gördüm ne ipucu, aklımda gidecek yer yoktu. Paçalarımdan endişe aktı, yerde iz bıraktı. Kadın ve erkek, genç ve yaşlı, izi gören beni endişemden tanıdı. Niyetleri iyi mi yoksa kötü mü? Ne tarafa dönsem kalabalıklar kesti yolumu. Onlar hızlandıkça ben koştum, koştukça ısındım. Merak ve korkuyla karışık terledim, terimi silemedim. Caddeleri ve sokakları katettim. Bir an bile durmadım, düşünmedim. Bir yokuş eteğine geldim. Nefesimi toparlayıp tırmanışa hazırlanırken, aynı seyirci yukarıdan bana bakıp bir kahkaha patlattı, ağzındaki diş telleri gözüme battı. Ödüm patladı. Dehşetten elim ayağım boşaldı. Tansiyonum fırladı. Hava karardı, sokak lambaları yandı. Çığrından çıkan kalabalık yavaş yavaş dağıldı, peşimi bıraktı. Gecenin yarısında, yolun kenarında kaldırıma oturdum. Ceketimi çıkarıp bağdaş kurdum. Yorgunluğum sırtımdan, felaketim yüzümden okunuyor. Tam olarak nerede başladı bu hikâye, nerede bitiyor? Acaba çok mu safçaydı benim dünyaya bakışım? Aralarında gezip tozarım, dikkat çekmem sandım. Durum değişti, halimi kavradım. Artık kovalanmaktan ibaret bir adam sayılırım. Bundan böyle ne bir haber ne bir işaret. Davul durdu, keman sustu. Orkestra ortadan kayboldu. Aylaklık da romantizm de bitti. İşte şimdi mesai saati.

Yorumlar
Yorum Gönder